1980’in baskısı ve karamsarlığı, 1990’da çokseslilik ve özgürlük sorgulamalarına bıraktı yerini. Ama 1990’lar çeşitlilik kadar kafa karışıklığını da getirdi. Şizoid zamanlardı. Farklı zamanlar, eşyalar, devrin insanları bir arada, iç içe. Tiyatro ve edebiyatta da benzer bir durum vardı. Bütün zamanlar ve yazın teknikleri bir arada ve farklı bağlamlar oluşturmak için kullanıldı. Bu nedenle de yapılan kimi oyunların anlaşılması gitgide zorlaştı. Daha çok yönetmenin kendi imzasını atmaya uğraştığı, oyun tekstinin içinde asıl var olanların yerine, onun dışında olanların da tıkıştırılmaya çalışıldığı yorumlar birbirini izledi sahnelerde. Neticede zaman aktı 2000’lere geldik. 21. yüzyılda havada uçan otomobillerle gezileceği miti yıkıldı. Havada uçuracak teknikler biraz gelişti elbette, ama ne yazık ki ülkemiz sahnelerine dek ulaşamadı bu yenilikler. Sırtından kanca ile vince asılmış sanatçılar sahnelerde uçtular kimi zaman. Bunun ötesinde salgın hastalıklar arttı. 90’ların AIDS’i devam etmesine rağmen üstüne yeni yeni virüsler ve hastalıklar geldi. İlaç sanayi müthiş kârlar elde etti. Savaşlar devam etti. Ordular ve ağır silah sanayi, tacirleri müthiş kârlar elde etti. Şizoid yapılar gene baskındı sahnelerde. Milliyetçilik ve din gereğinden fazla prim yapmaya başladı bu topraklarda ve dünya genelinde. Yeni bir Ortaçağ muhafazakârlığı, Kapitalist eksenli bir porno anlayışıyla el ele yürümeye başladı dünya genelinde.
Sahnelerde ise farklı oyunlar farklı bağlamlara yerleştirilip görsel felaketler ve ucubeler yaratıldı. Macbeth, Güneydoğu Anadolu’da göründü sahne üstünde. Sahte sakallarıyla semazen melekler uçuverdi müzikallerde. Uluslararası, kutsal metinler dokulu müsamereler yaratılıp desteklendi İKSV tarafından. Ama bunların yanı sıra güzel şeyler de oldu 2000’li yılların tiyatrosunda. Gene kısmen İKSV sayesinde (gölgesinde anlamında net biçimde) uluslararası ilişkiler artmaya başladı. Türkiye’den çeşitli tiyatrocular yurtdışı sahnelerde yapıtlarını gerçekleştirmeye başladılar. Yeni bir yazar-yönetmen kuşağı yetişti ki bu Türkiye Tiyatrosu açısından çok önemlidir. Ayrıca yazarlar da yönetmenliğe soyundular. 1990’ların neticesi olarak farklı sahne estetikleri araştırılmaya başlandı. Bir yanda, sakat estetik anlayıştan doğan, görselliği ağır basan, derme çatma tekstlerle kurulu, yapanın bile anlamadığı atmasyon performatif şinanaylar yapıldı bol bol. Öte yandan ise gerçek anlamda performans tekstleri ile ama anlık görsellik ve durumları da içeren ve göz ardı etmeyen başarılı performanslar seyirci bulmaya başladı. Üzümün sapı ile çöpü birbirine karıştı performans ortamlarında. Her bir fikri (konsepti) olan kişi, en ucuz yoldan (fazla para harcamadan) yaratıcılığıyla bunu kotarmış gibi (1960’lardan itibaren ABD ve Avrupa sanatında binlerce öncüsü yapılmamış gibi) iddialı tavırlarla bin bir anlam yükledikleri (felsefe okumayan felsefeci edalarıyla), vücutlarını ileri geri sallandıran birtakım gölgelerin sanat diye gözlere sokulduğu, ve ama kerameti tamamen kendinden menkul performans (gösteri) müsveddelerine (müsamerelerine) seyircileri tâbi tuttu. Bütün bu yazdıklarımı defalarca yüzlerine söylememe rağmen de bunu umursamayıp sürekli arkasında kim var, kime söylüyorum ki diye bakan bir jenerasyon yetişti çok şükür! Eh, bu da 1980’in devamı niteliğindedir. Bütün bunların yanı sıra bir de okumayan, seyretmeyen, önemsemeyen, internet ve playstation bağımlısı ya da sürekli canı sıkılan genç bir tiyatrocu kesimi geldi. Bunlardan öte, aslında dizi filmlerde bir rol alıp ünlü olmak derdindeydiler. Ama bu kalabalığın arasında pırıl pırıl, gerçekten tiyatro okuyan ve tiyatro solumayı isteyen bir grup genç de geldi ki, bu gençler benim halen bu işe devam etmemin yegâne sebebidir. Artık şiddetin ve vahşetin sahne üstüne getirildiği oyunlar gecikmeli de olsa Türkiye Tiyatrosu’nda yerini buldu. Ama ne yazık ki bu da markalaştırma gayretiyle AB gelir grubuna yönelik, görülmesi “must” olan oyunlara dönüştü. Asıl görmesi ve ürkmesi, belki de değişmesi düşünülen sıradan seyirci ise bu oyunlardan sadece oraya giden ya da oyunda oynayan ünlüler vasıtasıyla haberdar olabildi. Böylelikle de asıl amacından sapan şiddet oyunları, turistik süslemelerle butik tiyatroların oyunları olarak yapımcı ve yönetmenlerine para ve başarı kazandırıp yoluna devam ediyor. Olumlu gelişmelerden biri de Türkiye’deki bazı yönetmenlerin yurtdışında oyun yönetmeye başlamaları. Eskiden çok sınırlı sayıda da olsa var olan bu durum, günümüzde bir artış göstermektedir. Yenilikçi tiyatro mekânları açıldı İstanbul özelinde. Farklı küçük sahnelerde yeni estetik arayışlarına girişildi. Yenilikçi, çağdaş ve güçlü oyunlar çıktı ortaya. Barlar, kafeler gibi farklı mekânlar da tiyatro yapmak için kullanılmaya başlandı. Dans tiyatrosu ve performans ağırlığını hissettirdi 2000’li yıllar boyunca. Kafalardaki muhafazakârlığa ve mahalle baskısına rağmen yenilikçi tiyatro üslupları, tekstleri ortaya çıkmaya başladı. Bunun yanı sıra tiyatroda yeni konular ve izlekler de sahne üstünde var olmaya başladı. Sokakların dili sahne üstüne gelmeye başladı. Bizdeki üçüncü sayfa haberleri sahne üstünde seyirci bulmaya başladı. Gündelik yaşam gerçeği sahneye geldi. Bunlarla beraber söz ettiğim bu yenilikçi çalışmalar kendi seyircisini oluşturmaya başladı Türkiye’de. Özellikle de İstanbul özelinde. Bütün bunlar da 2000’lerin Türkiye Tiyatrosu için iyidir, güzeldir. Bir de ekonomik krizler neticesinde insanlar ekran karşısında oturmak yerine, gece yaşamında farklı arayışlara girdiler ve tiyatroların seyirci sayılarında gözle fark edilecek kadar bir artış belirdi ki bu da iyi!