All articles by this author

Small performance spaces as an aesthetic challenge

The emergence of new, small performance spaces with about 40-80 seats has perceptibly vitalized Turkey’s theatre scene in the first decade of the 21st century.

The spatial limitations of these venues have required a rigorous investigation of the possibilities of theatre directing. More interdisciplinary projects or an increased use of technology could be feasible. Bringing street jargon and everyday violence onto the stage enables the theatre to assume a societal function. Young playwrights use strategies like collage techniques, time leaps and weiterlesen »

Die Nachteile des neuen Theaters

oder Die inexistente Ästhetik des Strebens nach Natürlichkeit auf engem Raum.

Die Eröffnung von neuen, kleinen Theatern/Aufführungsräumen mit 40-80 Zuschauerplätzen hat die Theaterszene in der Türkei in den ersten zehn Jahren des 21. Jahrhunderts spürbar belebt. Die unabhängigen Gruppen, die es vorziehen, sich in solchen beengten Räumen auszudrücken, bemühen sich, räumliche Nachteile wie „beschränkte Tiefe, geringe Raumhöhe und Enge“ mit einer atmosphärischen Interpretation des Schauspiels aufzufangen. weiterlesen »

Yeni Tiyatro’nun Dezavantajları Ya Da Dar Alanda Doğallık Çabasının Var Olmayan Estetiği

Yeni, küçük, 40-80 seyirci kapasiteli tiyatro/gösteri alanlarının açılması Türkiye’deki tiyatro ortamının 2000’li yılların ilk on senesi içinde ciddi anlamda canlanmasını da beraberinde getirdi. Bu dar alanlarda kendilerini ifade etme yolunu seçen bağımsız topluluklar mekânın “sınırlı derinliği/basıklığı/ensizliği” gibi dezavantajları, oyun atmosferinin bir yorumu haline dönüştürmeye çalıştılar. Dolayısıyla bu yerlerde tasarım yapan sahne/dekor tasarımcıları,  mekânla fazla ilişkilendirilmiş bir yapıyı kurma yolunu seçtiler. weiterlesen »

The Noughties

The repression and pessimism that prevailed in the 80s gave way to the ability to fathom polyphony and freedom in the 90s. However, the 90s brought with them just as many irritations as they did pluralities. The same was true for drama and literature.

There were a growing number of epidemics “out there.” AIDS continued to plague people in the 90s: neo-conservatism that was seemingly based on a medieval model went hand in hand with a capitalistic view of pornography.

On stage, plays were placed in different contexts and visual catastrophes and curiosities were depicted. But n everything that happened then was meaningless. A new generation of playwrights and directors emerged. Authors began to try their hands at directing. Different stage aesthetics were explored. More and more, innovative works were established in small, independent theatres.

2000ler mi?

1980’in baskısı ve karamsarlığı, 1990’da çokseslilik ve özgürlük sorgulamalarına bıraktı yerini. Ama 1990’lar çeşitlilik kadar kafa karışıklığını da getirdi. Şizoid zamanlardı. Farklı zamanlar, eşyalar, devrin insanları bir arada, iç içe. Tiyatro ve edebiyatta da benzer bir durum vardı. Bütün zamanlar ve yazın teknikleri bir arada ve farklı bağlamlar oluşturmak için kullanıldı. Bu nedenle de yapılan kimi oyunların anlaşılması gitgide zorlaştı. Daha çok yönetmenin kendi imzasını atmaya uğraştığı, oyun tekstinin içinde asıl var olanların yerine, onun dışında olanların da tıkıştırılmaya çalışıldığı yorumlar birbirini izledi sahnelerde. Neticede zaman aktı 2000’lere geldik. 21. yüzyılda havada uçan otomobillerle gezileceği miti yıkıldı. Havada uçuracak teknikler biraz gelişti elbette, ama ne yazık ki ülkemiz sahnelerine dek ulaşamadı bu yenilikler. Sırtından kanca ile vince asılmış sanatçılar sahnelerde uçtular kimi zaman. Bunun ötesinde salgın hastalıklar arttı. 90’ların AIDS’i devam etmesine rağmen üstüne yeni yeni virüsler ve hastalıklar geldi. İlaç sanayi müthiş kârlar elde etti. Savaşlar devam etti. Ordular ve ağır silah sanayi, tacirleri müthiş kârlar elde etti. Şizoid yapılar gene baskındı sahnelerde. Milliyetçilik ve din gereğinden fazla prim yapmaya başladı bu topraklarda ve dünya genelinde. Yeni bir Ortaçağ muhafazakârlığı, Kapitalist eksenli bir porno anlayışıyla el ele yürümeye başladı dünya genelinde.

Sahnelerde ise farklı oyunlar farklı bağlamlara yerleştirilip görsel felaketler ve ucubeler yaratıldı. Macbeth, Güneydoğu Anadolu’da göründü sahne üstünde. Sahte sakallarıyla semazen melekler uçuverdi müzikallerde. Uluslararası, kutsal metinler dokulu müsamereler yaratılıp desteklendi İKSV tarafından. Ama bunların yanı sıra güzel şeyler de oldu 2000’li yılların tiyatrosunda. Gene kısmen İKSV sayesinde (gölgesinde anlamında net biçimde) uluslararası ilişkiler artmaya başladı. Türkiye’den çeşitli tiyatrocular yurtdışı sahnelerde yapıtlarını gerçekleştirmeye başladılar. Yeni bir yazar-yönetmen kuşağı yetişti ki bu Türkiye Tiyatrosu açısından çok önemlidir. Ayrıca yazarlar da yönetmenliğe soyundular. 1990’ların neticesi olarak farklı sahne estetikleri araştırılmaya başlandı. Bir yanda, sakat estetik anlayıştan doğan, görselliği ağır basan, derme çatma tekstlerle kurulu, yapanın bile anlamadığı atmasyon performatif şinanaylar yapıldı bol bol. Öte yandan ise gerçek anlamda performans tekstleri ile ama anlık görsellik ve durumları da içeren ve göz ardı etmeyen başarılı performanslar seyirci bulmaya başladı. Üzümün sapı ile çöpü birbirine karıştı performans ortamlarında. Her bir fikri (konsepti) olan kişi, en ucuz yoldan (fazla para harcamadan) yaratıcılığıyla bunu kotarmış gibi (1960’lardan itibaren ABD ve Avrupa sanatında binlerce öncüsü yapılmamış gibi) iddialı tavırlarla bin bir anlam yükledikleri (felsefe okumayan felsefeci edalarıyla), vücutlarını ileri geri sallandıran birtakım gölgelerin sanat diye gözlere sokulduğu, ve ama kerameti tamamen kendinden menkul performans (gösteri) müsveddelerine (müsamerelerine) seyircileri tâbi tuttu. Bütün bu yazdıklarımı defalarca yüzlerine söylememe rağmen de bunu umursamayıp sürekli arkasında kim var, kime söylüyorum ki diye bakan bir jenerasyon yetişti çok şükür! Eh, bu da 1980’in devamı niteliğindedir. Bütün bunların yanı sıra bir de okumayan, seyretmeyen, önemsemeyen, internet ve playstation bağımlısı ya da sürekli canı sıkılan genç bir tiyatrocu kesimi geldi. Bunlardan öte, aslında dizi filmlerde bir rol alıp ünlü olmak derdindeydiler. Ama bu kalabalığın arasında pırıl pırıl, gerçekten tiyatro okuyan ve tiyatro solumayı isteyen bir grup genç de geldi ki, bu gençler benim halen bu işe devam etmemin yegâne sebebidir. Artık şiddetin ve vahşetin sahne üstüne getirildiği oyunlar gecikmeli de olsa Türkiye Tiyatrosu’nda yerini buldu. Ama ne yazık ki bu da markalaştırma gayretiyle AB gelir grubuna yönelik, görülmesi “must” olan oyunlara dönüştü. Asıl görmesi ve ürkmesi, belki de değişmesi düşünülen sıradan seyirci ise bu oyunlardan sadece oraya giden ya da oyunda oynayan ünlüler vasıtasıyla haberdar olabildi. Böylelikle de asıl amacından sapan şiddet oyunları, turistik süslemelerle butik tiyatroların oyunları olarak yapımcı ve yönetmenlerine para ve başarı kazandırıp yoluna devam ediyor. Olumlu gelişmelerden biri de Türkiye’deki bazı yönetmenlerin yurtdışında oyun yönetmeye başlamaları. Eskiden çok sınırlı sayıda da olsa var olan bu durum, günümüzde bir artış göstermektedir. Yenilikçi tiyatro mekânları açıldı İstanbul özelinde. Farklı küçük sahnelerde yeni estetik arayışlarına girişildi. Yenilikçi, çağdaş ve güçlü oyunlar çıktı ortaya. Barlar, kafeler gibi farklı mekânlar da tiyatro yapmak için kullanılmaya başlandı. Dans tiyatrosu ve performans ağırlığını hissettirdi 2000’li yıllar boyunca. Kafalardaki muhafazakârlığa ve mahalle baskısına rağmen yenilikçi tiyatro üslupları, tekstleri ortaya çıkmaya başladı. Bunun yanı sıra tiyatroda yeni konular ve izlekler de sahne üstünde var olmaya başladı. Sokakların dili sahne üstüne gelmeye başladı. Bizdeki üçüncü sayfa haberleri sahne üstünde seyirci bulmaya başladı. Gündelik yaşam gerçeği sahneye geldi. Bunlarla beraber söz ettiğim bu yenilikçi çalışmalar kendi seyircisini oluşturmaya başladı Türkiye’de. Özellikle de İstanbul özelinde. Bütün bunlar da 2000’lerin Türkiye Tiyatrosu için iyidir, güzeldir. Bir de ekonomik krizler neticesinde insanlar ekran karşısında oturmak yerine, gece yaşamında farklı arayışlara girdiler ve tiyatroların seyirci sayılarında gözle fark edilecek kadar bir artış belirdi ki bu da iyi!

Die Nullerjahre?

Repression und Pessimismus, wie sie seit 1980 vorherrschten, wichen 1990 dem Ausloten von Vielstimmigkeit und Freiheit. Die 1990er brachten allerdings ebenso viele Irritationen wie Pluralität. Eine schizoide Zeit war das. Unterschiedliche Zeiten und Dinge wie auch in unterschiedlichen Zeiten verortete Menschen lebten neben- und miteinander. Ähnlich stellte sich die Situation auch in Schauspiel und Literatur dar. Alle Zeiten und literarischen Techniken existierten gleichzeitig und wurden dazu genutzt, unterschiedliche Kontexte zu schaffen.

Aus diesem Grund wurde es zunehmend schwierig, manche Stücke zu verstehen. Auf den Bühnen lösten Interpretationen einander ab, in denen der eigentliche Inhalt durch die Inszenierung äußerer Ereignisse verdrängt wurde und bei denen es den Regisseuren in erster Linie darum ging, die eigene Handschrift kenntlich zu machen. So ging es bis gegen das Jahr 2000.

Dann stürzte der Mythos, dass man sich im 21. Jahrhundert mit durch die Luft fliegenden Automobilen fortbewegen würde. Die Techniken, Menschen fliegen zu lassen, hatten sich durchaus fortentwickelt; auf den Bühnen unseres Landes waren solche Innovationen indes nicht angekommen. Manch ein Schauspieler flog mit Haken am Rücken an Kräne gehängt über die Bühne. Darüber hinaus nahm die Zahl von Epidemien zu. Auch in den 90ern war Aids nicht besiegt, vielmehr kamen immer neue Viren und Krankheiten hinzu. Die Pharmaindustrie sahnte kräftig ab. Die Kriege dauerten an. Armeen, Waffenindustrie und Ölkonzerne machten ungeheure Profite. Auf den Bühnen herrschten wieder schizoide Stücke vor. Hier wie auf der ganzen Welt brachten Nationalismus und Religion Rendite über alle Maßen. Ein Neo-Konservatismus mittelalterlichen Zuschnitts begann, überall auf der Welt mit einem kapitalismuszentrierten Pornographie-Verständnis Hand in Hand zu gehen.

Auf den Bühnen wurden diverse Stücke in andere Kontexte versetzt und visuelle Katastrophen und Kuriositäten inszeniert. Bedauerlicherweise wurden Aufführungen kreiert, die aus den heiligen, internationalen Texten gewebt waren und von seiten der Istanbuler Kulturstiftung unterstützt wurden. Doch es geschahen auch schöne Dinge. Diverse Theatermacher aus der Türkei begannen, ihre Werke auf internationalen Bühnen vorzustellen. Eine neue Generation von Theaterautoren und Regisseuren wuchs heran. Auch Autoren betätigten sich als Regisseure. Infolge der 1990er wurden unterschiedliche Bühnenästhetiken ausprobiert. In kleinen, unabhängigen Theatern setzten sich verstärkt innovative Arbeiten durch.

Aus dem Türkischen von Sabine Adatepe